« Önceki | Sonraki »

4/2/2009

TARUMAR MEVSİMİ


Yıllar şans, uğur ve tesadüflere karşı olan güven duygumu köreltti. Şans, uğur ve tesadüflerden değil ama gerçeklerden biraz daha insaflı olmasını bekliyordum.


Tek kişilik zenginliğe inanmadığım gibi tek kişilik aşka ve tek kişilik mutluluğa da inanmam. Umutlar da… Tek kişinin beslediği umutlar yaşamıyor. Ege’de bir kıyı kasabasına ve Masal Sevgili’ye dair düşlerim soldu solacak.


Çok eski değil.
Bakar ve gökyüzünde harfler arardım. Öyle ya bulutlar yazabilirdi sevgilimin adını…

Baharda karşıma çıkan ilk papatya Phersophone’nin hediyesiydi. Defterimin yapraklarının arasında saklardım papatyaları…

Bir elma dilimi bir şiiri defalarca okumak demekti. Turgut Uyar’dan, Edip Cansever’den…

Kısa ama mutlu hikâyeleri yazmak daha kolaydı. Şimdi değil.  

Oysa, çok da eski değil ki tüm bunlar.

30/1/2009

BEYAZ TUVALLER


Her şey Beyaz Tuval’in resim yükleme kapasitesinin dolmasıyla başladı. 15 MB’lık kapasitenin sonuna gelmişim. Blogcu ile iletişime geçtim fakat kotanın yükseltilemeyeceğini belirtir bir cevapla karşılaştım. Bunun üzerine blogspot’tan aynı adresi almak istedim, bir başka kullanıcı benden önce Beyaz Tuval adresini almış. Olabilir. Fakat rastlantının bu kadarı…

Aslında ilk değil, daha önce de yazdıklarım kopyalanmıştı ki bu bizim meslek hayatımızda da karşılaşılabilir bir şeydir. IHLAMUR’da benzer rastlantılar başıma gelince blogumu kapatmıştım. Bu defa öyle yapmayacağım.

Buyrun size bir başka Beyaz Tuval. Ona da her şey yapılabiliyormuş. Mutluluğun resmi bile…

27/1/2009

AŞK VE GURUR


Beyaz elbiseler içindeki Jane Austen yazıyor.*
En çok aşktan...  

Yazdıkları Jane’i Thomas Lefroy ile buluşturuyor.
Jane’in yazdıkları Lefroy’un umurunda bile değil.
Jane’in elinde mürekkep lekeleri,
sayfaları sararmış kitapları… 
 

Önce genç kız,
Sonra genç adam…
Ardından aşk.

Oysa inanmamak mümkün değil, ilk görüşte aşka.

 
Işıltılı kırlar, kasvetli balolar ve başkaları, başkaları…
Onlar ve diğerleri.

Hikâyelerde önce vazgeçen erkekler olur.
Hikâyelerde kadınlar gerçeklere boyun eğer.

“Kavuşulmadığında adı aşktır” denir ya…
Jane Austen ile Thomas Lefroy birbirlerine kavuşamazlar.

Jane Austen’in yazdıklarının adı aşk kalır.
Lefroy’un kızının adı Jane olur.


Aşk bir yerlerde unutulmuş.
Kazanan gurur ya da bir başka şey...


*Becoming Jane

25/1/2009

UZAK, YAKIN VE BAHAR

Hırkamın düğmelerini ilikledim, çay demledim ve bir film izledim. 

Yalnız ve sıcacık.


Gece yarısını geçeli neredeyse iki saat oldu.

Zaman gece yarısını geçince...
Düşüncelerin en karabasanı, saplantıların en olmazı, anıların en unutulmazı insanın aklına takılıp kalıyor. Müziklerin en hüzünlüsü adım adım yaklaşıyor.

Neredeyse bir hafta sonra doğduğum ay düşecek takvimin yapraklarından. Ve bir ay daha hoyratça tüketilmiş.

Ben ise buralarda bir yerlerde, hâlâ kelimeler derliyor olacağım. Masallara, noktasız yazılara, rüzgâra, denize, çiçeklerin yapraklarına, gökkuşağına...
Bahara da.

 
Gün daha erken aydınlanıp daha geç kararıyor.

Bahar yakınlarda bir yerlerde olmalı.

14/1/2009

ÇOCUKKEN YA DA ÇOCUKLUKTAN KURTULMANIN TELAŞI İÇİNDEYKEN…


Bir arkadaşımdan aldığım e-posta ile yıllar öncesine sürüklendim. ‘Çocukluğumuz’ diyerek yıllar öncesine ait kareleri göndermiş.
Yıllar öncesinde… Henüz çocukken ya da çocukluktan kurtulmanın telaşı içindeyken…  

Televizyonu kapattım.

Onlarca, yüzlerce televizyon kanalına karşın izleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Özellikle şu ‘Yemekteyiz’ programı! Nereden girdi hayatımıza? Katlanamıyorum!


Eskiden TRT’nin tek kanalında izlenecek ne çok şey bulurduk.


Lassie’ye duyulan sempatiden olmalı, bizim buralarda her çocuğun bir köpeği olurdu. Benim de Lusi adında bir kanişim vardı. Elbette ki adını Dallas’ın Lusi’sinden almıştı.

Lusi ile birlikte sokak köpeklerinin peşinden koştururduk. Köpek ısırıkları yüzünden defalarca Çemberlitaş’taki kuduz hastanesine gitmek zorunda kalmıştım. O buz gibi binayı, yüksek tavanlarını ve kıvrılan merdivenlerini unutamam. 
 
Dergilere olan sevgim küçük yaşlarda başlamış demek. Sürekli Blue Jean okurdum. Hey Girl vardı, sonraları Free çıkmıştı.
 
İlkokuldayken Modern Talking hayranıydık Defne ile. Defne, Dieter Bohlen’in daha yakışıklı olduğunu savunurdu. Üstelik ısrar da ederdi. Ben Thomas Anders’a bayılırdım. Bu konuda ciddi ciddi tartışırdık.
Bize ne ise?


Çocukluğumuzdaki çizgi filmlerin, sinemaların, çocuk kitaplarının hatta çikolata kağıtlarının konularını düşündükçe bizi prens ve prenses hikâyelerine şartlandırmışlar gibi geliyor. 

Büyük olasılıkla iflah olamayışımız bu nedenden…

Ve ben...

Bu iflah olmaz yaşantı içinde bir şeyleri özlüyorum.
Hem de çok...