« Önceki | Sonraki »

14/12/2008

IHLAMURCA MUTLULUK SEREMONİSİ


Sabah çok mutsuz ve yorgun uyandım. Oldum olası pazar günlerini sevmem. Bir günün pazar olması bile mutsuz olma nedenlerimden birini oluşturabilir. Bir fincan çayı güç bela içtikten sonra ağrı kesici alarak yeniden uyudum.


Yola çıkan ıhlamurca mutluluklar
Günün geri kalan kısmı Ponçik ile ilgilenerek ve biraz da kitap okuyarak bitti. Akşam olduğunda kasvetli bir pazar gününü ıhlamurca mutluluklarla süslemem gerektiği kararını aldım. Dokuz günlük uzun mu uzun bir tatil sona ermek üzereydi. Bu durumda mutsuzluk, özellikle yorgunluk kabul edilebilir bir şey değildi.


Yok, bu soğukta markete gidilmez
Çoğu zaman yaptığım gibi soluğu mutfakta aldım. Buzdolabını, dolapları karıştırdım. Tırım tırım… Pek bir şey bulamadım. Hatta kuru soğan bile kalmamış. Anneannemin ve annemin mutfak alışkanlıklarını düşününce kendimi ayıpladım. Kendimi onca ayıplamam bile markete gitmemi sağlayamadı.


En güzeli Türk mutfağı
Dolapta tel şehriye buldum ve tel şehriyeli bulgur pilavı pişirdim. Buzdolabında unutulmuş kerevizi muhteşem bir salataya dönüştürdüm. Küflenmiş bir patlıcan çöpü boylarken, salatalıklardan cacık yaptım. Cacığın üzerine kırmızı pul biber ve Ege’den getirdiğim kuru nanelerden serptim. Şık oldu. Birkaç ilave ile renkli bir masa hazırladım böylelikle.


Kış ve örülmeyen yünler
Yemeğin ardından çay demledim. Mis gibi koktu. Bir yerlere sakladığım yün torbasını buldum. Geçen ay yüncüden yeni yünler almış, bir iki sıra ördükten sonra ortadan kaldırmıştım. “Bu akşamı kırmızı, gri, beyaz ve pembe yünlerle tamamlamak gerekli” diye düşündüm. Sevgili arkadaşım Ossy’e bir atkı örmeye başlarım belki.


Ne yapalım, bitsin tatiller
Tatiller bitmek için, diğer tüm günler ise çalışmak için var. Bu gerçekle yaşamayı öğrendim. Üstelik korkunç bir canavarı andıran ekonomik krizle yüz yüzeyken... “Çalışmak gerekli, çalışmak gerekli! Hiç şikâyet etmeden çalışmak gerekli!” dedim kendi kendime.

“Mutlu günlerin de olacağına inanmak gerekli!”

13/12/2008

YILLANAN AKŞAMLARIM


Masamın üzerinde çay fincanları birikir. Bir köşede küçük mumlarımdan biri yanar. Kitaplarım oldukça yer tutar masamda… Ve kar desenli kırmızı matruşka, beyaz porselenden güvercin kanıksadığım küçük eşyalarımdır. Usanmadan defalarca dinlediğim müzikler, tüm bunlar ve yazdıklarım… Akşamlarım ve akşamlarımın alışkanlıklarıdır hepsi.


Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen tatilin son günleri geldi bile.

 

Ege’ye giden renklipamuklar bu akşam İstanbul’a geri döndü. Renklipamuklar’ın geri dönmesi ile birlikte kaplumbağaya da yol göründü.


Bir gazoz kapağına benzeyen kaplumbağa, bu yaz renklipamuklar’ın ofisinin bahçesinde dünyaya geldi. Önceleri üç kardeştiler ama sonraları diğer ikisi kayboldu. Bunun üzerine kalan son kaplumbağayı gözetim altında tutmaya başlayan renklipamuklar İstanbul’dan ayrılınca görevi bana devretti.

Evet, tatilimin son beş günü Ponçiğim ve kaplumbağa ile bir arada geçti, gitti.


Kaplumbağa pek bir şey yemedi. Yerini yadırgamış olmalı ilk günler sürekli ters döndü, devrildiği yerde kaldı. Yaklaşık 10 dakikada bir onu düzelttim ve her defasında ellerimi yıkamak zorunda kaldım.

Korkunçtu.  


Renklipamuklar, “Kış uykusuna yatan bebek kaplumbağalar ölürmüş. Kesinlikle uyumamalı” demişti giderken. Kaplumbağa uyumasın diye müzik dinlettim; havuç, marul ve kereviz yaprakları verdim.

Elbette, uyuyamadı.


Renklipamuklar mutluluk içinde kaplumbağasına kavuştu. Nedense giderlerken bir tuhaf oldum. Alışmışım demek…


Masamın üzerinde çay fincanları birikti. Biten mumun yerine bir yenisini yaktım. Kar desenli kırmızı matruşka, porselen güvercin… Bir şarap gibi yıllanan alışkanlıklarım ve akşamlarım.

3/12/2008

KİM DAHA ÇOK ISSIZ?


Issız Adam’ı bu akşam izledim. Çağan Irmak, en unutulmuş acıları yüzümüze çarpıp, duygularımızı ele geçirmekte oldukça başarılı. Issız Adam’da da aynısını yapmış.


Bir erkek olsaydım, Alper karakterinin abartısından alınabilirdim ki Ada karakteri de pek olumlu sayılmazdı. İlk yarının ardından kız arkadaşımla birbirimize baktık: “Çıksak mı?” diye sorduk. Derken ikinci yarı başladı.


Filmin son dakikaları benim için sarsıcıydı.


Eğer İstanbul’da aşık olmuşsanız, sevgiliniz ile birlikte Atlas Pasajı’nda bir film izlemiş, belki bira içmişsinizdir. Belki orada beğendiğiniz bir şeyi almıştır sizin için. Beyoğlu’nun arka sokaklarında yürümüş, sahaflarda kitaplara bakmışsınızdır. Sokakların kalabalığında, tramvayın kırmızısında, vitrinlerin yansımalarında, kitapların tozunda yaşanmışlığınızın silik anıları vardır. Benim için sarsıcı olan filmin sahnelerinde kıpırdanan silik anılarımdı.


Bence bu filmde aşk yoktu. Ya da anlatılan aşk, benim aşk tanımıma uygun değildi.


Aşk, her şeye rağmen onunla var olabilme çabasıdır. Bu filmde anlatılan gerçek bir aşk olsaydı, Alper kendine karşın orada, Ada’nın yanında kalırdı. Ada, Alper’e gerçekten aşık olsaydı kendine karşın bir başka erkekle evlenemezdi. Yalnızca sevdiği erkeğin bebeğinin annesi olmayı kabul edebilirdi.  


Aşkı bu denli küçümsememek gerekli.


Şimdi, “KİM DAHA ÇOK ISSIZ?”
Bence bu filmin 'Issız Adam'ı, Ada’nın evlenip İngiltere’de yaşadığı diğer erkekti.

15/11/2008

SİZİ PONÇİK İLE TANIŞTIRAYIM


Aylar süren fizibilite çalışmalarımdan sonra nihayet bir muhabbet kuşu alabildim. Belirtmeliyim ki bunda Seval’in payı çok büyük. Bana cesaret verdi.

 

Öyle yorgun ve tahammülsüz oluyorum ki çoğu zaman, ‘Acaba ona gerekli sevgiyi verebilir miyim?’ endişesiydi içimdeki.

 

Aslında bembeyaz bir muhabbet kuşu olsun istiyordum. Karbeyaz bir güvercin gibi. Seval “Mutlaka erkek olsun, daha kolay alışır” dediği için, bir erkek. Erkek türünün en huysuzu, en tutarsızı daima gelir beni bulur. Bakalım bu defa ne olacak?

 

Muhabbet kuşunun adını ‘Ponçik’ koydum. Bol tarçınlı, bol marmelatlısından… “Alma sakın, kuşu çöpe atarım” diyen renklipamuklar Ponçik’i görür görmez sevdi. Alerjisini unuttu. Dün ofisten çıkamayınca, gece yarısına doğru SMS göndermiş: “Ponçiğim ne yapıyor?”

“Oturuyor” yazdım ben de.

 

Ponçik bütün gün oturuyor, arada yeminden gagalıyor. Henüz sesini duyamadım. Sesi olmadığından şüphe ediyorum. Pembe kafeslere, pembe tüllere boğduğum için geleceğin Casanova’sı kişilik çatışması mı yaşıyor?

 

Şimdilik, Ponçik cephesinden haberler bunlar… 

31/10/2008

BİR ÖNCEKİNİN AYNISI, BAZEN DEĞİL


Camdan dev bir kafesi andıran binadan çıktım. Güçlükle soluk alabildim. X Ray cihazlı girişler, kart okutularak kullanılan asansörler, pencereleri açılmayan ofisler; yok, asla bana göre değil.


Karşıma çıkan ilk taksiyi durdurdum. Arabanın camını ardına kadar açtım. Derin bir soluk almayı denedim. Cam kafesin on birinci katındaki görüşme yaklaşık 55 dakika sürmüştü. Buz soğukluğunda orta yaşlı bir adamdı karşımdaki. Kelimelerin önce İngilizcesini söylüyor, ardından Türkçesini getiriyordu. Göz kamaştıran beyaz mobilyalar; bir oval masa ve etrafındaki dik, sıkıntılı sandalyeler. Orta yaşlı adamın elleri manikürlüydü. Evet, kesinlikle öyleydi.


Egzoz gazlarıyla ağırlaşmış hava yüzüme çarptı.
“Çok trafik var galiba. İki saatte gidemeyiz artık” diye hayıflanınca şoförden azar işittim.
“Ne trafiği abla, sen buna trafik mi diyorsun? Akıyor işte!” Elbette, sözündeki imayı hissettim. ‘Sen arka koltukta otururken trafiğin bu kadarına katlanamıyorsun, bütün gün biz ne yapalım?’ şikâyetiydi. İstanbul’da kime bir kez dokunsan, bin kez ah işitirsin. Alışkınım nasılsa, duymazdan geldim. Soluk alışlarım biraz daha düzene girdiğinde yeni dergilerden birinin sayfalarını karıştırmaya başladım. Dergileri çok severim. İsterse business dergi olsun, yine de severim. Çok emek var çünkü.  


Duvarları gülkurusuna yakın, cici bici ofisim daha sevimli göründü gözüme. Kız arkadaşlarım da öyle. Ne kadar da yakınlar. Kendimi çok şanslı saydım.


“Şu ekonomik krizi badiresiz bir atlatsak” diye geçirdim içimden. Arkadaşlarım mutlu haberler vermeye çalıştılar lakin geciken mutluluklar gibi beklenen umutlar da yorgundu. Odamın kapısını kapadım. Sanki, haftanın tüm ağırlığı omuzlarıma yüklendi. Öyle ya da böyle bir hafta sonu daha gelmişti. Hatta bir ayın daha sonu… Birkaç ay sonra bir yılın daha sonu…


Bir gün bir öncekinin aynısıydı, bazen değil. Bir ay bir öncekinin aynısıydı, bazen değil. Ve bir yıl bir öncekinin aynısıydı, bazen değil.