
Önce kapının alt kilidini, sonra üst kilidini ağır ağır çevirdim. Her akşam, ofisten dışarı attığım ilk adımla aynı şekilde bocalıyorum. Kelimelerin arasında donuklaşan zihnim, caddenin hareketliliğini yadırgıyor. Birkaç dakika adapte olamıyorum ve sanki, bir yaşamdan bir başka yaşama geçebilmek için çaba harcıyorum.
Öyle yorgunum ki markete uğrayıp bir şeyler alacak, pişirecek, mutfakta tabak-tencere sesi duyacak halim yok. Bir yerde, salata yemeye karar veriyorum. Kitapçıya uğruyorum ilkin. Hani ıhlamurca bir mutluluk… Evet, ufak tefek bir mutluluk için. Her cuma akşamı, iş çıkışı kendi kendine hediye edilen bir kitabın mutluluğu...
‘Sevdalım Hayat’ı alıyorum, sevdasız kadına.
Dört kişilik bir masada, çorba ve salata tabağından oluşan yalnız akşam yemeği… Az ötede orta yaşlı bir adam bir kız çocuğuyla ilgileniyor. Babası olmalı…
Çorbanın hepsini bitiriyorum, salata kalıyor. Kitabın sayfalarını çeviriyorum; gözlerim acıyor, daha fazla okuyamıyorum. Beş genç erkek, iki sarışın genç kadın karşı masada. Sarışın ve bakımlı kadınlar yalnız değil.
Markete uğruyorum. Her zamanki raftan alınan poşet çay, poşet ıhlamur, kahveli ve sütlü çikolata...
Müzik dinleyerek, ağır adımlarla evin yolunu tutuyorum. Uzaklaşmak istediğim tüm düşünceler, ateşi görmüş pervaneler gibi müziğin etrafına üşüşüyor.
Saçlarımı tutturacak bir tokayı bulamamak, onca toka arasında…
Yüzümdeki makyajı silerken, canımı acıtmak…
Çay demlemek ve bir sigara yakmakla yakmamak arasında kalmak…
Sıradan şeyler bunlar.
Çok yorgun olmama, Q klavyede harflerin yerini aramama rağmen bunları yazıyorum ve bu sıralar yazılarımın çoğunun aynı finalle bittiğini fark ediyorum.
Anlamsız yazıların, anlamsız finalleri…
Birazdan Hatırla Sevgili başlar. Biraz önce bir kız arkadaşım aradı. Yorgunmuş çok.
“Bizim hayatımız böyle geçiyor, böyle geçecek” dedi. “En iyisi pazar günü buluşalım” diye ekledi.
“En iyisi biz pazar günü buluşalım” dedim.