« Önceki | Sonraki »

2/5/2008

UMUT KAPISI

Hani bir ev kiralarsın, cebindeki para ancak bir sonraki ayı çıkarabileceğin kadardır. İşsiz güçsüzsündür üstelik ama bir kıpırtı vardır içinde… Adı, umut olan.

 

Hava birden bire soğumuştur. İncedir üstün başın. Çiseleyen yağmur hızlanmıştır, sağanağa dönecektir ama seni durakta bekleyen biri vardır. Adı, sevgili olan.

 

Yorgunsundur. Rastlantıları çoktandır çıkarmışsındır hayatından ama sabah, papatyaların sarı-beyaz gülümsediğini görürsün. İçini sevinç sarar. Adı, bahar olan.

 

İstediğin değil, istenilendir yaşadığın. Uzun zamandır Ege’de, bir kıyı kasabasının adını anmıyorsundur. Kıyı kasabasıyla birlikte masal sevgili de eksilmiştir hayallerinden ama arkana yaslanıp derin bir soluk aldığında bilirsin, bir gün seni bekleyen mutlulukların olduğunu… Adı, gelecek olan.

 

Nasıl olsa, her yeni gün, yeni bir ‘umut kapısı’ değil midir?

20/4/2008

GÜNEŞLİ VE YAĞMURLU TEK KİŞİLİK AŞK

Bunları yazmak için açtığım dosyaya senin adını verdim.

 

Yanlış zamanların, yanlış mekânların kadınıyım ben.

Bir kez daha karar kıldım bunda.

 

E-mailine cevap yazmamışım.

Aramışsın, açmamışım telefonu…

 

Uzaklaştıkça sevilmek, sevdikçe kaybetmek… Niye?

 

Beni güneşli havalarda hatırlıyorsun.

Senin güneşin değilim. Hiçbir kadın, hiçbir erkeğin güneşi değil. Olamaz.

 

“İlk görüşte aşka inanır mısın?” diye soracaktım sana, seni görür görmez… İlk fırsatta… Gözlerinin içine baka baka, “Biliyor musun, görür görmez ona aşık oldum” diyecektim.

 

Ve...

“Onda senden bir şeyler buldum” demeyi kendime saklayacaktım. Neden mi?

 

Bugün hava güneşliydi; fakat ben, gün boyunca yağmur yağmış gibi hissettim. Damlalar kirpiklerimden, saçlarımdan süzülmüş gibi.

11/4/2008

HAYATIMIZ GEÇİP GİDERKEN...

Önce kapının alt kilidini, sonra üst kilidini ağır ağır çevirdim. Her akşam, ofisten dışarı attığım ilk adımla aynı şekilde bocalıyorum. Kelimelerin arasında donuklaşan zihnim, caddenin hareketliliğini yadırgıyor. Birkaç dakika adapte olamıyorum ve sanki, bir yaşamdan bir başka yaşama geçebilmek için çaba harcıyorum.

 

Öyle yorgunum ki markete uğrayıp bir şeyler alacak, pişirecek, mutfakta tabak-tencere sesi duyacak halim yok. Bir yerde, salata yemeye karar veriyorum. Kitapçıya uğruyorum ilkin. Hani ıhlamurca bir mutluluk… Evet, ufak tefek bir mutluluk için. Her cuma akşamı, iş çıkışı kendi kendine hediye edilen bir kitabın mutluluğu...

 

‘Sevdalım Hayat’ı alıyorum, sevdasız kadına.

 

Dört kişilik bir masada, çorba ve salata tabağından oluşan yalnız akşam yemeği… Az ötede orta yaşlı bir adam bir kız çocuğuyla ilgileniyor. Babası olmalı…

 

Çorbanın hepsini bitiriyorum, salata kalıyor. Kitabın sayfalarını çeviriyorum; gözlerim acıyor, daha fazla okuyamıyorum. Beş genç erkek, iki sarışın genç kadın karşı masada. Sarışın ve bakımlı kadınlar yalnız değil.

 

Markete uğruyorum. Her zamanki raftan alınan poşet çay, poşet ıhlamur, kahveli ve sütlü çikolata...

 

Müzik dinleyerek, ağır adımlarla evin yolunu tutuyorum. Uzaklaşmak istediğim tüm düşünceler, ateşi görmüş pervaneler gibi müziğin etrafına üşüşüyor.

 

Saçlarımı tutturacak bir tokayı bulamamak, onca toka arasında…

Yüzümdeki makyajı silerken, canımı acıtmak…

Çay demlemek ve bir sigara yakmakla yakmamak arasında kalmak…

Sıradan şeyler bunlar.

 

Çok yorgun olmama, Q klavyede harflerin yerini aramama rağmen bunları yazıyorum ve bu sıralar yazılarımın çoğunun aynı finalle bittiğini fark ediyorum.

 

Anlamsız yazıların, anlamsız finalleri…

 

Birazdan Hatırla Sevgili başlar. Biraz önce bir kız arkadaşım aradı. Yorgunmuş çok.

“Bizim hayatımız böyle geçiyor, böyle geçecek” dedi. “En iyisi pazar günü buluşalım” diye ekledi.

 

“En iyisi biz pazar günü buluşalım” dedim.

10/4/2008

MUTLULUK

 

Sevgili…

Sakın bana mutsuz olduğumu söyleme. Bunu senden duymak…

 

 

 

Ağır gelir.

5/4/2008

DARMADAĞINIK YAZI

Pembe çoraplarım, pufidik terliklerim ve pamuklu pijamalarıma kavuştum. Neredeyse haftalardır, günümün-gecemin çoğunu ofiste geçirdim. Spor ayakkabılarımın bağcıkları gecenin geç saatlerinde ancak çözüldü ve evde, fırlatıldığı yerde kaldı. Sabah giyilinceye dek…

 

Şu an TV’de bir müzik kanalı açık. Tuna Kiremitçi şarkı söyleyen... Onu en son şarkı söylerken gördüğüm yer, bizim üniversitenin kantiniydi ve gencecik bir çocuktu. Üniversiteli kızlardık bizler de… 10, belki 12 yıl öncesine sürüklendim birkaç saniyeliğine ve, zamanın… Zamanın bir silindir gibi herkesin üzerinden geçtiğini hissettim. Aslında çok kere karşılaştığım bir duygudur bu. Geçmiş zamanda yazdıklarımı okurken ya da bir günü, bir anıyı paylaştığım bir simayı görünce çok kere hissettiğim…

 

Aslında… Mutlu bir şeyler yazmaya koyulmuştum. Bu yüzden pembe çoraplarım ve pufidik terliklerimden başlamıştım söze. Bilmem ki zaman nereden karıştı bu yazıya? Zaman; aynı, hatırlanmak istenmeyen fakat en beklenmedik anda karşında beliren bir sevgili gibi.

 

Bir cuma akşamıydı ama hangi haftaydı? Eve dönmeden önce yolumuzun üzerindeki alışveriş merkezlerinden birine uğramıştık, bir şeyler yemek için. Yorgunluğun ötesinde bir yorgunluktu; gözlerimdeki, omuzlarımdaki, parmak uçlarımdaki… Yürüyen merdiven bizi yukarıya çıkarırken, onu aşağı indiriyordu.

“Bu çocuk benim ilk erkek arkadaşım, ilk onunla çıktım ben” dedim.

 

Saçlarımı düşündüm; tepeden toplu ve dağınıktı. Göz makyajım akmış olmalıydı. Bir kot pantolon, bir kazak ve spor pabuçlar. Kesinlikle daha iyi bir karşılaşma olabilirdi.

“Ama…” dedim. “O da yorgun görünüyordu, değil mi?”

“İyi görünüyorsun” dedi kız arkadaşım. Doğru söylemediğini o da biliyordu.

 

Darmadağınıktım. Aynı bu yazı gibi…

 

Darmadağınık bir yazı oldu. Derleyip toplamıyorum artık hiçbir şeyi. Aslında… Hiç de uğraşmıyorum derlensinler diye.

 

Anılarım ve yazılarım bile darmadağınık kalabilir.