« Önceki |

9/4/2009

BEYAZ TUVAL’E VEDA

Kimi hazin aşkların ardından söylenen bir söz vardır:

“Aşk, gerektiğinde vazgeçebilmektir”.  

 

Kimlerden, nelerden geçmişizdir ki düşünmekten korkar insan.


Nihayet blogumun fotoğraf kapasitesi doldu. Beyaz Tuvalimden de bir parça vazgeçmek zorunda kaldım. Bir başka Beyaz Tuval’de harflerimi, kelimelerimi boyamayı sürdüreceğim.

 

Öyle ya,

Kimlerden, nelerden vazgeçmedik ki...

7/4/2009

SARARMIŞ SAYFALARDA CARMEN

Doğmuşum.
Dokuz yıl sonra İstanbul’da bir matbaada Mérimée’nin Carmen’i basılmış. Aykaç Matbaası’nda…

Kitabın basılmasının üzerinden 23 yıl geçmiş.
Bir gün sahafa uğramışım.
Benden dokuz yaş küçük kitabı diğer seçtiklerimin arasına koymuşum.


Bir gece sararmış sayfaları aralamışım.
Bir solukta okuyup bitirmişim.
Aklımda son kalan Carmen’in son sözü olmuş.

1/4/2009

VE İSTANBUL BAHAR KOKAR

Çalışma saatleri içinde ofiste değil, güneşli bir parktayım. Haftaiçi ve gündüz saatlerinde bir parka en son ne zaman gittiğimi hatırlayamadım bile. 

Uzun zaman olmuş.

Parkta çocuklu kadınlardan ve öğrencilerden başka ihtiyarlar var. Bir de sıcacık Güneş.

Güneş çınar ağacının dallarının ardından göz kırpıyor, diyor ki:
“Bahar geldi, söz verdiği gibi...”


Bir köpek fotoğrafını çektiğimi fark etmeksizin horul horul uyuyor.


Güvercinler gökyüzü mavisine uçup çimen yeşiline konuyor.


Bir banka oturup kitabımdan birkaç sayfa okuyorum.
Güneş bahardan, rüzgâr kıştan...

Üşüyorum.

İstanbul…
Gökyüzünün denize, denizin gökyüzüne aşık olduğu şehir.

Papatyalar açmış. 
Bundan böyle İstanbul bahar kokar.

28/3/2009

VAZODAKİ SOLGUN PAPATYALAR

Ruhumun bir köşesinde gizlenen Pollyanna pembe elbiselerinden soyunmuş. Gözlerinde şebnemler…


Yaşarken kurduğum cümleleri sorgulamamanın yollarını arıyorum. Müziğin sesini ardına kadar açıp, duraksıyorum sonrasında… Apartmanda küçük bir kızla aynı duvarı paylaşıyoruz. Rahatsız olmuş mudur?

Müziğin sesini kısıyorum.


Bir zaman önce olduğu gibi pasta ve kek tarifleri biriktirmeye başladım. Yarattığı tüm depremlere ve mukabelesindeki adaletsizliğe karşın aşka güvenmeye zorluyorum kendimi.

Evet.
Belki bir gün…
Bir pastayı sevgi ile süsleyeceğimiz... Üzümlü, tarçınlı, elmalı bir kekin malzemesini sevinçle seçeceğimiz gerçek bir aşk puslu gökyüzünde ansızın doğabilir.

Ege'de iğne yapraklı çamların, zeytin ağaçlarının arasında ya da Karadeniz’in yüksek ve mavi bir yamacına kurulu küçük bir evde belki de?..

Siyahlar giyinen Pollyanna gülümsesin diye neşeli kitaplardan okumaktayım. Sayfalar çevrilirken, saatler de akıyor beraberinde.

Ponçik oyuncakları ile mutlu.


Vazodaki papatyalar soldu.
Suyunu değiştirmek onları yaşatmaya yetmeyecek.


Pollyanna pembe elbiselerini yeniden giymeyi ne zaman özler dersiniz?

18/3/2009

YALNIZ, BİR O KADAR KUŞATILMIŞ...


Kitapçıda uzun yıllar öncesine ait bir albüme rastladım. İhtimal, gidişata duyduğum hoşnutsuzluk arttıkça geçmişe ait olanları daha çok özleyeceğim.


Boat on the River, Past Time Paradise, Good Bye My Love Good Bye, And I Love Her, Portofino…

Doğum günleri, partiler, arkadaş toplantıları gözlerimin önüne geliyor. Berrak, pırıl pırıl yıllarmış. Yaz geceleri deniz kenarında tutuşturduğumuz ateşin ya da bir gitar tınısının etrafında saatlerimizi paylaştığımız güzel yıllarımız.


Aralıksız dinlediğim müzikler unuttuğum pek çok şeyi yıllar sonra aklıma düşürdü. Altın renkli telefon jetonunu cebime koyup, iki sokak ötedeki sarıya boyalı kulübeye mutlulukla yürüdüğüm günleri hatırladım. Cebimdeki küçük boy yerine orta boy jetonsa mutluluğum katlanırdı.


Son birkaç yıldır yalnız, buna tezatla bir o kadar kuşatılmış hissediyorum kendimi.
Birden fazla telefon numarası, MSN, Facebook, Gtalk, e-mail adresleri… 

Tümü kuru gürültü.

Yıllar öncesine sürüklensem...

Dalga seslerine karışan fısıltılı konuşmaları, şarkıların acemice söylenişini, akordu bozuk gitarlardaki dağınık ezgileri duyabilsem yeniden.  

Serinleyen bir yaz akşamında gencecik bir erkeğin gencecik bir kızın omuzlarına bıraktığı ceket gibi, örtse üstümü masumiyet.